Archive for the ‘yaşam’ Category

Mart 4, 2010
bugün doğum günün bebeğim..

aradan 16 yıl geçmiş,daha dün gibi…

o kısacık gelişin ve gidişin…

8 ay senin gelişini abinle ne zor beklemiştik…

ama sen erken gelip , çokta erken gittin..

14 gün hayatımın en uzun ve en kısa zamanıydı…

çünkü sana sarılıp o mis kokunu duyamamıştım..

o gül tenini doyasıya öpememiştim…

şimdi bir melek oldun annem…..

halen seni çok özlüyorum…

seni seviyorum KAĞAN’ım

Erimek belirsizce herşeyde,
Karışmak sulara yıldızlara,
Sinmek kokusuna mor menekşenin,
Yanmak damar damar, nefes nefes,
Yaşamak tükene tükene.

Bedri Rahmi Eyüboğlu
Reklamlar

Sen Ve Ben

Mart 4, 2010


Sevgi sadece yürek içinde beslenir, kendi kendine ve içinde sevgi besledikçe sonsuzluk bulur. Özlemi geçmiyorsa, sevmekten yüreğin vazgeçmiyorsa, yaşam onsuz anlamsızlaşıyorsa, zaman içinde tükenmiyorsa bu bir tutku mudur? Düşündüğüm o kadar şey vardır ki, hiç bir tanıma sığmayan duygularımla… Yok o kadar basit olamaz bunu anlatmak. Anlatmak istersen hiç durmadan yazman gerek…
Yazmadan anlaşılamaz mı???… Yazı alıntı.

Toprağı yeşerten rabbim binlerce hamdolsun sana 🙂

Bu Gün Benim Doğum Günüm :(

Mart 4, 2010

Resmiyette yarın ama asıl bugün dünyaya gelmişim 31 yıl önce…

İllüstration buradan alıntıdır…

Nerde Kalmıştık….

Mart 4, 2010

Yemek borusu yandığı için damardan beslemesi gerekiyordu babamın. Hastaneye yatırdık ve tedavi başladı. Kaç gün yattı hatırlamıyorum ama netice almaya başladığımızdaki sevinç hepimizin gözünden belli oluyordu. En çokta babamın. Çok gayret ediyordu yemek yiyebilmek için, çünkü kilo vermemesi gerek. Canı bitek ciğerli armut ( karadenizliler bilir ) çekti. Seferber olduk, o pazar senin bu pazar benim aramaya koyulduk. Bulduk ama ancak suyunu içebiliyordu, olsun ‘buna şükür’ diyorduk…
Gayretinin sonucunda çok kalmadan çıktık hastaneden, biraz benim evimde misafir ettim babamı annemle beraber. Kanı düşük olduğundan mikrop kapabilirdi. Kendi evine giderse ziyaretçi akını olacaktı tabiri caiz ise sakladık babamı. Aslında insanlar sevdiğinden geliyo şikayetçi değilim ama bi kişiden bişe olmaz düşüncesi ile bi çok kişi geliyordu ziyarete. Gelmeyin dediklerimizin sayısı o kadar çokkii. Ya arayanlar, annem bıkınca ben, ben bıkınca annem bakıyordu telefonlara. Bizi arayanlar sınırlı sayıdaymış meğer. Yakın çevremizdekilerden haber alanlarda oluyormuş, tüm arayıp soran ve dua edenlerden Allah razı olsun…
Son tur radyoterapimiz vardı 7 seans. Kan değerleri yükselince ona başladık ve onuda kazasız belasız atlattık. Şimdi sıra cerrahide…
Göğüs cerrahı Alper toker hoca ile görüşmeler başladı. Bizi Dr.Fatma hanıma yolladı nefes testleri için. Çok cici çok şirin bi doktor. Yanından ayrılırken kucaklayarak yolladı bizi. Öylesine ilgili ki hastaları ile tebrik ediyor onada sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Nefes testleri sırasında epeyce yoruldu terledi babam. Çok kötü olmasada iyide sayılmazdı tedavi gören akciğer. Çok ışın gördüğünden fazla hava dolmuyordu içine. İleriki tarihte gün verdi babama “ameliyat olabilirsin bu halde ama sen ameliyattan önce bi daha gel takrar bi yapalım bu testleri” dedi. Bu ikinci randövüye gidildimi onu hatırlayamıyorum ama biz ameliyata hazırlık aşamasında elizden geleni yine yaptık. Dr. Alper bey bu arada bitkisel bişey alma demişti. Babam ” bal ve pekmez alabilirmiyim ?” diye sordu “elbette” dedi. Alper hoca tedavinin en başında ısırgan tohumunu tembihledi bize “sakın almayın kemoterapinin faydası olmaz” dedi. Bitkiselcide bu bilinçe olduğundan işimiz yaver gitti. Ameliyata ciğeri hazırlamak çok zevkli geçti. Babam beykozdaki bahçesine çok sık gider ( iyiki orayı almış ) tertemiz bir havası var, yürüyüş yaptı, içine çekip çekip bıraktı o temiz oksijeni. Ne biliim bilinçli sayılmazdık ama oksijen şifadır yaa hem hastalıkları tedavi edici özelliği de var okumuştum biyerlerden, ordan yola çıkarak şeettik yani…
Bizde kendimizi hazırladık tabi, sanki biz ameliyat olacağız. Annem pimpirikli kadındır doktor “%8 bi riski var ciğer su toplarsa tıbben hiç birşey yapamayız, hatta yakın tarihte senin gibi bi ablamızı kaybettik” dedi. Ben ise ameliyatı bi nimet olarak değerlendiriyordum. İnşallah onunla kurtulacağız diye. Her ameliyat gibi buda riskli tabi. Ben hiç olmaması gibi bişe düşünmedim ama annem “acaba olmasakmı” dedi. Ne yapsın kadın risk almak istemiyor ama başka çare varmı?
Ameliyat günü geldi çattı. İzdiham yaşanmasın diye çok az sayıda kişinin haberi oldu. Sabah erkenden gittik hastaneye Dr. Aper bey daha önceden bize ‘önce küçük bi yer açıp yaranın durumuna bakacağız eğer olumlu ise hemen büyük ameliyata geçeceğiz’ demişti. O sabah filmleri iyice inceledikten sonra küçük operasyondan vazgeçti. Hemen büyük ameliyat için babamı ameliyathaneye indirdiler. Ameliyat öncesi direk büyük ameliyatı olacağını öğrenen babam daha rahat gitti ameliyata. Tabi bizim içinde iyi haberdi bu. Çünkü o dakikaya kadar içim içimi kemiriyordu ya asıl operasyon olmazsa diye. Herşeye yeniden başlanacaktı. Ama olsun ümit kapıları herzaman açık diye düşünüp biraz su serpiyordum yanan yüreğime. Tanıyan tanımayan tüm dua edenlerin duasına kendi dualarımıza katarak yalvarıyorduk Rabbimize…
Esra’ya ( Australya’daki kardeş ) haber verilmeliydi, o gün babamın ameliyat olacağını bilmiyordu ( hoş çokta kesin değildi zaten ) ameliyattan sonra arayalım, meraklanmasın dediler. Kızacağını bildiğimden ikna ettim öyle diyenleri ve haber verdik. Meğerse Havva söylemiş belki olur diye…
Hasılı hep beraber sabah 10 da başladık nefesimizi tutmaya ( aslında bu hastalığın tedavisinin en başında tuttuk biz bu nefesleri ) Taaki dr. Alper bey saat 14:00 cıvarı ameliyattan çıkıp bizi yanına çağırana kadar. Bir ordu halinde üşüştük başına. Ameliyatın başarılı geçtiğini kalp sınırında da ekstradan gördüğünü onlarıda aldığını söyledi. Zaten ameliyat esnasında patoloji verilmişti ( Frozen diyolar ) o iyi çıkmıştı. Sevindik tabi Allah daim etsin ve tüm hastalara aynı sevinci tattırsın..
Alper bey “Olağan üstü hijyenik koşullarda olması gerekiyor, sakın ha sakın ziyaretçi almayın” dedi…
Bu güzel haberlerle bizmle beraber bekleyen akrabalarımız yanına gittik, haberi verip beklemeye devam ettik. Veeeeeeee babam geldi. Hatırlamıyor ama gayet ayıktı. Bana “naber kızım” demesi varyaa, çok hoşuma gitmişti. “babacım haberler sende” dedim içinde heyecan barındıran bi tebessümle…
Bi süreçten diğerine. Şimdi de sıra ameliyat sonrası hijyen kurallarına uymak vardı. Titizlikle en riskli olan ilk 4-5 günü atlattık…
Ramazandı iftarlarımız oldu hastanede, ilk gece eve gidemedim yanına gitmesemde hastanenin göğüs cerrahi bölümünün girişinde sabahladım. Dayımda gitmedi sahura kadar. İkinci gece ben gittim ama dayım kaldı yine. Türübün dediğimiz hastane bahçesindeki park, gece 12-01 arası dağılıyordu. Bu türübündekiler varya, babamın yatağından cama uzanabildiği kadar uzanıp tülün altından sadece elini sallaması ile öyle bir coşuyordu ki, Michael Jackson sanarsın :):) 🙂
Böylece 1 hafta geçti ve çıkış günü geldi…
Çıktıktan sonrada kontrollere sık sık gittik. Bi komplikasyon gelişti malesef. Ben o anda korkunun en büyüğünü yaşadım…
Anlatacağim ama şimdi çıkmak için hazırlanmam gerek…
ARKASI YAAARIIIN ( inanmayın hep böyle yapıyoo )

hayatta hiç birşeyi hafife almayın…..

Mart 4, 2010

Birinci ders
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı.

Ben okulun en iyi ögrencilerinden biriydim.

Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım.

Son soru söyleydi : ‘Hergün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?

‘Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı.Kadını, yerleri sılerken, hemen hergün görüyordum.

Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50’lerinde falan olmalıydı.

Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim.

Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuclarına dahil olup olmadığını sordu.

‘Tabii, dahil’ dedi, Hocamız…

‘İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar.

Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar bunlar.

Onlara sadece gülümsemeniz ve ‘Merhaba’ demeniz gerekse bile…’

Bu dersi hayatım boyunca unutmadım.

Hademenin adını da…

Dorothy idi.

İkinci Ders

Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm.

Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu.

geçen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum.

60’lı yıllarda bir beyazın bir zenciye, hem de Alabama’da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi.

Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi, verdim.

Bir hafta sonra,kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar.

Bir de not ekliydi, armağanda…

‘Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.

Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz.

Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım.

Biraz sonra son nefesini verdi.

Üçüncü Ders

Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın…

Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi.

Garson kız hemen koştu…

Çocuk sordu:’Çikolatalı pasta kaç para ?’ ’50 Cent.’

Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı.

Bir daha sordu:

‘Peki, Dondurma Ne Kadar ?’ ’35 Cent.’ dedi garson kız,sabırsızlıkla.

Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.

Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki…

Çocuk parasını bir daha saydı ve ‘Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?’ dedi.

Kız dondurmayı getirdi.

Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu.

Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi.

Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden.

Masayı sanki akan gözyaşları temizleyecekti.

Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 Cent’lik bahşiş duruyordu..

Dördüncü Ders

Yolumuzdaki Engeller…

Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu.

Bakalım neler olacak diye gözlüyor…

Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar.

Hepsi kayanın etrafından dolasıp saraya girdiler.

Pek çogu kralı yüksek sesle eleştirdi.

Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.

Sonunda bir köylü çıkageldi.

Saraya meyve ve sebze getiriyordu.

Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı.

Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına çekti.

Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü.

Açtı… Kese altın doluydu.

Bir de kralın notu vardı içinde…

‘Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.’ diyordu kral.

Köylü, bü gün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı.

‘Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.’

Beşinci Ders

Önemli Olan Vermektir..

Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler.

Tek yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi.

Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu.

Doktor durumu beş yaşındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu.

Küçük çocuk bir an duraksadı.

Sonra derin bir nefes aldı ve ‘Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı’ dedi.

Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu.

Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu…

Gülümsemesi de yok oldu.

Titreyen bir sesle doktora sordu : ‘Hemen mi öleceğim ?’

Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı,

ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini düşünüyordu.

Tontoşlarım Türkiye’de

Mart 4, 2010

Bu sefer fazla ara vermeden geldiler. Eee teyzesinin düşünü var kaçarmı, gelinlik giyecekler 🙂
Aslında büyük üzüntü yaşadığımız gün geldiler. Aynı gün eşimin ananesini kaybettik. Doğrusu büyük heyecanla beklediğim bu günü böyle yaşamak aklıma gelmezdi, ne olacağı hiç belli olmuyor şu hayatın. Çok değerli bi insandı, ananeme Allah’tan rahmet diliyorum. Onu gerçekten çok seviyorum hastanede verdiği son öpücüğünüde hiiiiç unutmayacağım….
O burukluk hala geçmedi ama tontoşlarımın sevincinide ayrı yaşıyorum. 08.04.2008 Çarşamba akşamı Türkiye’ye indiler. çooook uzun bi uçak yolculuğu yaptılar. Bitkinlerdi ama büyük tontoş artık bizi hatırlayabilecek yaşta olduğundan hemen kollarını koocccaman açtı ve teyzee diyerek sarıldı ( yesin onu teyzesi )

Yengesi sağolsun çocuklar Australya’da iken fotoğraflarını çekip facebook ta yatımlamış. Geldiklerinde de aynı cicileri giydiklerinden buraya uygun foto olarak seçtim.Esmam güzel çıkmamış Zeynom sa ilk kez poz vermiş…

Tontoşlarım yine size doyamadan gideceksiniz diiimi? Amaaan o günü düşünmemeliyim 😦